Belki

Ben sana demiştim demek istemiyorum ama demiştim.

Efsane (Borges)

Kabil(Cain) ve Habil(Abel) Habil’in ölümünden sonra birbirlerine rast geldiler. Çölü geçerken, her ikisi de çok uzun oldukları için, birbirlerini tanıdılar. İki kardeş yere oturdular, ateş yaktılar ve yediler. Alacakaranlık çökerken yorgun insanların yaptıkları gibi sessizce oturdular. Gökyüzünden bir yıldız parıldadı fakat henüz adı konmamıştı. Ateşin ışığında Kabil Habil’in alnının taşın izini taşıdığını gördü ve elindeki ağzına götürmek üzere olduğu ekmeği bırakıp kardeşinden kendisini bağışlamasını istedi.

“Beni öldüren sen miydin; yoksa ben mi seni öldürmüştüm?” diye cevap verdi Habil. “Hatırlamıyorum artık, buradayız şimdi, beraber, eskisi gibi.”

“Artık beni gerçekten bağışladığını biliyorum” dedi Habil, “çünkü bağışlamak unutmaktır. Ben de unutmaya çalışacağım”

“Evet” dedi Habil yavaşça. “Pişmanlık sürdüğü müddetçe, suç kalır.”

***

Borges’in 1969 yılında yayımladığı şiir ve kısa öykülerinden oluşan Elogio de la sombra kitabından. Ben İngilizce’den çevirdim, Andrew Hurley’nin Collected Fictions çevirisinden. Hurley kitabın ismini Karanlığa Övgü anlamına gelen In Praise of Darkness diye çevirmiş,  “eulogy” diye neden çevirmemiş anlayamadım. “Sombra” ise İspanyolca’da hem gölge hem de karanlık demek, bunu nerede okumuştum hatırlamıyorum ama kontrol ettim öyleymiş. Bunlar bir yana Borges ne kadar kötü olursa olsun asla çeviride gücünden çok bir şey kaybetmeyen bir yazar, ki kendisi de çeviriyi yenidenyazım olarak yaftalayanlardan (bkz: Homer’in versiyonları, 1001 gece masallarının çevirmenleri denemeleri).

Bu dönem Borges’in The Ethnographer isimli bir öyküsüyle haşır neşir olmak durumunda kalınca, külliyata gene bir göz attım, bu da benim üzerine yazdığım şeylerle en ilintili olanlardan biriydi, sevdiğim ve de Türkçe çevirisinin olup olmadığından emin olamadığım için karşınızda. Ethnographer öyküsü de, gene aynı kitaptan ve geçen ay, mayıs, çıkan Kitap-lık dergisinde Borges dosyası sebebiyle çevirisi var. Borges kitapları ise İletişim’de kelepir olarak mevcut, okumadıysanız şiddetle tavsiye ediyorum.

Öykünün tadını çıkarabilmek için ise bilmiyorsanız Habil&Kabil olayına bir bakılması gerek, buralardan [1]&[2] buyrunuz.

Filed under: Edebiyat, Yabancı Edebiyat, Öykü , , ,

Hrant Dink Caddesi?

Ölünen/öldürülen yerde “yaşatılacak” olmak fikrini ilk başta yadırgıyorsam bile, tarihyazımına ciddi bir muhalefet getireceği için bile dikkate değer. Bahsettiğim şu, Sevan Nişanyan’ın iki haziran tarihli yazısında getirdiği bir öneri bu – Halaskârgazi Caddesi’nin adının Hrant Dink Caddesi olarak değiştirilmesi.

Şişli Caddesi’nin isminin Halaskârgazi Caddesi’ne dönüşümü bir istisnâ olmaktan uzak ve kesintisiz olarak Atatürk’le ilintili. Yazıda da belirtildiği gibi, ünvanlar konusu biraz şaşırtıcı; Halaskâr Gâzi Mustafa Kemal Atatürk’ün sadece ortadaki ismiyle doğmuş olması düşündürücü, eklemlenmeleri yönüne bakınca da bir eklektizm iyice belirginleşiyor gibi, Nişanyan’ın da belirttiği gibi ikili referans dikkat çekiyor (hele hele gâzi kelimesinin gâza kelimesiyle ilişkisini öğrendikten sonra [1]). Bir de Atatürk’ün soyadı kanunu çıktıktan sonra Öz olarak soyadını alması ancak beş ay sonra TBMM’nin kendisine Atatürk soyadının verildiğini not düşmek gerek [2]. Bu konuyu kapatmadan iki şey söylemem sanırım yerinde olur, ilk olarak eklektizm vs. genel olarak yaptığım bir eleştiriden çok bir tespit, bu dönemin genel çerçevesiyle ilgili; ikinci olarak ben Atatürk’ten nefret eden biri değilim, mesela Sevan Nişanyan’ın aksine, gene ilk noktayla bağlı olarak Atatürk soyadı da gene o kavramsal-tarihsel çerçeve içerisinde bir anlama sahip, çıkıp Hasan Mezarcılık yapmıyorum. Sadece Atatürk soyadı ve Türk Tarih Tezi ne kadar örtüşüyor bunu bir düşünmek gerek, özellikle Türk Tarih Tezi’nin Soyadı Kanunu’ndan önce çıktığını düşününce, yani nasıl oluyor da zamanın başından beri var olan Türklerin “ata”sı şimdiki zamanda var; gene bu bağlamda Öz soyadı da gene aynı yere işaret ediyor[3].

Son olarak “yer değiştirmeler” konusuna geri dönersek böyle bir değişimin olabileceğini asla kafamda canlandıramıyorum, hele ki civâr semtler Cumhuriyet sonrası derin bir yeniden isimlendirme operasyonuna uğramışken (Tatavla-Kurtuluş ve etraf sokak isimleri mesela[4]), gâlip psikolojisine aykırı (buradan Özlem’le yaşadığımız “seviyeli ve sıcak” Fetih-İstilâ tartışmasını, hayır ben Fetih kelimesini savundum, saygıyla anıyorum).

***

[1]Redhouse sözlüğünün 1968 baskısında gâzi kelimesi şöyle aktarılmış “1. one who fights on behalf of Islam, champion of Islam; hist. frontier raider into a non-Muslim country [bu anlamıyla Halil Berktay'ın geçen gün Bardakçı tarafından yerin dibine sokulan "Türkler İstiklâl Harbi'nde Anadolu'yu yeniden fethettiler tezi belli bir anlam içeriyor] 2. ghazi (title given to generals for outstanding exploits) w. cap. Atatürk. 3. war weteran. 4. hist. Ottoman gold coin of 20 piasters.

[2]

Kanun Numarası : 2587
Kabul Tarihi : 24/11/1934
Yayımlandığı RGazete : Tarih: 27/11/1934, Sayı: 2865
Yayımlandığı Düstur : Tertip: 3, Cilt: 16, Sayfa: 4

Madde 1- KEMAL öz adlı Cümhur Reisimize ATATÜRK soy adı verilmiştir

Madde 2- Bu kanun neşri tarihinden muteberdir

Madde 3- Bu kanun Büyük Millet Meclisi tarafından icra olunur

[3] Murat Belge’nin son kitabı Genesis’te “essentialism” konusu pek derinlenilmesine olmasa bile incelenmekte.

[4] Haritalar için:

1841′den – http://www.geographicus.com/Merchant2/graphics/00000001/Istanbul-sduk-1841.html

1882′den – http://www.lib.uchicago.edu/e/su/maps/asian-cities/G7434-I8-1882-S86.html

1889′dan – http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/3/35/Istanbul_PU889.jpg

Belirtmekte fayda, ben de çok detaylı bilmiyorum ama, bir çok kelime zamanla belli fonetik kalıplara uyarak Türkçeleşmiş olabilir.

Filed under: Gazete, Medya, Tarih, Yerli Medya, Yorum , , , ,

Kategoriler